Spor Politikaları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Spor Politikaları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Eylül 28, 2011

World Class


Resimden de anlaşılacağı üzere, asıl sorun Türk futbolcusunda değil, futbolcu eğitiminde yaşanmaktadır. Zamanında aynı takımda Brezilyalıların, Arjantinlilerin, Hollandalıların, Almanların 3'lü kullanıldığı uyumlu yabancı teorisinde artık 3 Türk kullanılıyorsa, teorinin dışında pratik olarak da Türk futbolcusu artık "World Class"'tır.

Real'deki 3 Türk'ün Almanya'dan yetişmesi ise Türkiye'de futbolcu yetiştiren grubun hala "Amateur" kalmasından kaynaklıdır. Türkiye'deki futbolcular, Tugay gibi kendi yetiştirecek kültüre sahip olmadıklarından da, Süper Lig'de vasat hocalarla vasat performanslar ortaya koymaya devam ediyorlar.

AB dışı yabancı sınırının olduğu büyük Avrupa liglerinde kendilerine Sırp-Hırvat hatta herhangi bir Afrika ülkesi oyuncuları kadar yer bulamamaları büyük başarı öyküsüdür. Hem de çok daha iyi imkanlara sahipken. Bunun altında "Türkiye'de çok erken, çok para kazanıyorlar" önermesini de yeterli bulamıyorum. Bu beceriksiz futbol dünyamızın bahane olabilir ancak.

Şenes Erzik dönemi kurulan Piontek-Fatih Terim-Rasim Kara-Serpil Hamdi Tüzün organizasyonu Türkiye'nin en başarılı dönemi yaşatmış olmasına ve üzerinden 10 yıl geçmesine rağmen, daha iyiye gideceğimiz yerde, endüstriyelleşme ile birlikte genel başarısızlığa sürüklenmemiz, başarı için hala Fatih Terim ya da Şenol Güneş bekliyor olmamız içler acısı. Elalem, endüstriyel futbolu başarı için tesis ederken, bizim tam ters şekilde anlamamız enteresan.

Endüstriyel futbolun en önemli öğesi olan futbolcuları es geçmemiz, bilgisizliğimizin, tutarsızlığımızın ve gereksiz kibrimizin en önemli simgesi. Ne yapacağını bildiğiniz takımın maçını izlemeye gider misiniz? En ufak yaratıcılık kırıntısı olmayan taktiklerle, istediğini yapmasına izin verilmeyen ve elinden tutulmayan yetenekli futbolcuların yok oluşunu izlemeye mahkumuz.

Tabi ropörtaj vermesi bile yasak olan futbolcuların, maçta hocasının istediğinin dışına çıkması düşünülemez. Kendisiyle aynı fikri paylaşmadığını medyadan öğrendiği oyuncusunu, ilk 11'de oynatma büyüklüğünü gösteren 33 yaşındaki hoca yerine, sakız çiğnediği ya da kendisine kızan oyuncuları kadro dışı bırakma küçüklüğünü gösterenler var çünkü bu ligde.

Mayıs 10, 2011

6. Değerli Lig Vol.2


İlk bölümde ilk 5 ligin yayın hakları ve bizimki arasında bir karşılaştırma yapmıştık, bu kez sıkça yer alamadığımız, aldığımızda başarılarımız yerine daha çok başarısızlıklarımızı hatırladığımız Şampiyonlar Ligi gelirlerine bir bakacağız.

Büyük kulüplerimizin bütçelerinde önemli yere sahip olan ancak bir türlü istikrarlı bir şekilde elde edilemeyen gelir. Geçen sezon değişen yapıyla birlikte CL gelirleri çok daha önemli bir yere sahip tüm takımlar için.

Örneğin, 2008'de çeyrek finale çıkan Fenerbahçe 14 milyon Euro kazanırken, bu sene gruplarda sadece 1 puan alan Bursaspor 20 milyon Euro civarı bir para alacak. Bir sene önceki finalisti ManU 38 milyon Euro alırken, geçen senenin çeyrek-finalisti ManU ise 46 milyon Euro'yu kasasına koymuş.

2001-02 ve 2009-10 sezonları arası bir sezonda en çok gelir elde eden 5 kulüp;
1-Inter €49m 2009/10 Şampiyon
2-ManU €46m 2009/10 Çeyrek-finalist
3-Bayern €45m 2009/10 Finalist
4-ManU €42m 2007/08 Şampiyon
5-ManU €38m 2008/09 Finalist

Listeye Barça'nın kupa kazanmasına rağmen girememesinin sebebi, yayın gelirleri ile alakalı.

Bu 9 sezon boyunca en çok gelir elde eden 10 kulüp ise;
1-ManU €266m 9 katılım 1 kupa
2-Chelsea €221m 7 katılım
3-Bayern €213m 8 katılım
4-Barça €212m 8 katılım 2 kupa
5-Arsenal €211m 8 katılım
6-Lyon €209m 9 katılım
7-Real €200m 9 katılım 1 kupa
8-Inter €198m 8 katılım 1 kupa
9-Liverpool €196m 8 katılım 1 kupa
10-Milan €184m 7 katılım 1 kupa

Bu 10 takım dışında €100m barajını aşan takımlar Juventus, PSV, Porto ve Roma. Beğenmediğimiz Olympiakos €91m kazanmış bu 9 sezonda.

Bizim takımlarda durum.
1-Fenerbhaçe €54m 5 katılım
2-Beşiktaş €37m 3 katılım
3-Galatasaray €37m 4 katılım

Toplayınca €129m ediyor ki ilk 13 takımın kazandığından az.

İngiliz kulüpleri bu dönemde €911m kazanmış. İtalyanlar €768m, İspanyollar €709m, Almanlar €580m, Fransızlar €501m. Aradaki gelir farkı bu sene daha da bir açıldı ve her senede açılmaya devam edecek gibi gözüküyor. İlk 5 ligle farkımız ortada.

Para kazanmak için başarılı olmak gerekiyor. Başarılı olmak için sadece para mı gerekiyor? Buyurun paradoksa.

Nisan 28, 2011

6. Değerli Lig Vol.1


Burada zaman zaman Süper Lig'in, Avrupa'da 6. değerli lig olmasının, Türk futbolunun marka değeri ile yakından uzaktan ilgisi olmadığı, tek sebebinin Digiturk'un CINE5 ve Tele On'un kaderini paylaşmak istememesi olduğunu yazıyoruz.

Marka değerini bir ihale bedeli ile ya da isim sponsorluğuyla belirlemeye çalışmak göz boyamaktan başka bir şey değildir. Elbette zamanla yükselecektir, bir biri ardına başlayamayan stad projeleri, HD-3D yayınlar, sayısı artan lisanslı ürün mağazaları gösterge sayılabilir. Ancak oyun, uluslarası başarı, hakem ya da alt yapıdan 10 senede bir oyuncu çıkması bu duruma engel olacak gibi gözüküyor.

Rakamsal konuşmak gerekirse, Premier League'in bu sezon itibariyle yayın hakları geliri (isim hakkı ve mobil yayın hariç) 1,811 milyar Euro. Bizde ise her şey dahil 253 milyon Euro. Aradaki fark takımlara yansıyınca takım başı ortalaması EPL'de 90 milyon Euro, TSL'de ise 14 milyon Euro. Ve bu fark her geçen gün artacak gibi duruyor.

EPL yurtdışı yayın hakkı geliri 2007/08 sezonunda yıllık 233 milyon Euro iken, bu sezon itibariyle 582 milyon Euro. Bizde Digiturk 1 milyon Euro kazanıyorsa öpsün başına koysun.

Diğer liglere bakarsak, Serie A 900 milyon Euro yurtiçi, 181,5 milyon Euro yurtdışı gelire sahip. Ligue 1, 668 milyon Euro, Bundesliga 594 milyon Euro yurtiçi gelire sahip.

La Liga'da havuz sistemi olmadığından takımların yayın gelirleri bir hayli düşük. Bu durumun, La Liga'yı diğer Avrupa ligleri benzeri bir sisteme götüreceği bekleniyor.


Bir de Avrupa kıstası var tabi. UEFA'nın Market Pool dediği, ülkelerdeki TV yayınları ile ilgili bir sekme var. CL ve EL için ayrı ayrı hesaplanıyor, geçen sezon CL geçen sezon 342 milyon Euro değer yaratırken, EL sadece 58 milyon Euro yaratmış.

Son 8 sezonda EPL takımları 468 milyon Euro kazanmış CL Market Pool'dan. İtalyanlar 357 milyon Euro, Almanlar 294 milyon Euro, İspanyollar 292 milyon Euro, Fransızlar 247 milyon Euro kazanmış. Biz ise sadece 51 milyon Euro.

Geçen sezon EL ve CL Market Pool'dan BJK, FB ve GS'nin toplam geliri 20 milyon Euro civarı iken, EPL takımları 100 milyon Euro'yu görmüş.

Yayın gelirleriyle ilgili fark ortada. Yıldızlarla dolu liglerle pazarlama anlamında yarışmamız mümkün değil. O ülkelerin gelir düzeyleri ile de.

Ancak son 10 yılda sadece 3 kez çeyrek final görmenin de pazarlama ile alakası yok. Kıyasıya şampiyonluk yarışına giren takımlarımız dahil seneye Avrupa'da bizimkilerden çeyrek ya da yarı final beklemek hayalperestlikten de öte. Ancak kovduğumuz adamlar, çok daha ucuza, çok daha büyük işler yapıyor. Biz ise hala 17 Mayıs 2000'i yaşıyoruz.
Bir de dipnot olsun. TFF, medya ya da bir çok büyüğümüz Avrupa'nın 6. değerli ligiyiz dese de, hiç bir kaynakta 6.ligden bahseden yok. Varsa yoksa 'Big 5'.

Bir sonraki kısım Avrupa'nın büyük futbol markaları ve bizimkilerin arasında CL'de yaşanan gelir uçurumu olacak.

Temmuz 10, 2010

LeBron James vs. AS Roma.

LeBron James 5 yılda $600m kazanmaya Miami'ye geçti. Roma ise €325m borç yüzünden bankaya devroldu ve satılmayı bekliyor. Yeni Kıta'nın eskisinden kaç yıl ileride olduğunu siz düşünün.
Miami LeBron'dan önce Bosh'u kadrosuna kattı, bir de Wade'le kontrat yeniledi. Buna benzer hareketi yapan Avrupa'dan futbol klüpleri çok kısa bir süre sonra iflasın eşiğine gelip, satışa çıkıyor. Daha da kötüsü alan olmuyor. Portsmouth, Newcastle, Liverpool şimdi de Roma. Roma 9 sene önceki şampiyonluğun yaralarını saramadı bir türlü. Bir ara Vatikan almak istedi, borç fazla geldi. €700m borçlu ManU'nun akıbeti meçhul. Herhangi bir sahibi olmayan Barcelona ise maaşlar için €150m'luk kredi başvurusu yaptı. Abrahamovic Chelsea'nin borçlarını cebinden ödeyerek sildirdi. Betis €18m'a satıldı. Mallorca icrada.
Sorun sadece yıldızları alıp, başarılı olmakla kalmıyor. Asıl problemler yıldızları aldıktan sonra başlıyor. Bonservisi ve maaşlarını kulüp ödüyor Avrupa'da. LeBron'da ise durum çok farklı. $100m Miami'den, $500m sponsorlardan. Nike, McDonalds, Gatorade dahil 7 firma. Bizim takımların $3-5m için 100 yıllık çınarların basket, voleybol takımlarına kahve-çikolata-hastane ismi vermelerini düşününce, sponsorların harcadığı rakamlar biraz iyi.
Futbolda Messi, Ronaldo dünyayı kasıp kavururken, Beckham Efendi zamanında LA'e $5m takımdan $40m sponsorlardan ödemeli maaşa imza attığından, yattığı yerde bile onlardan fazla kazanıyor. Avrupa'nın bu sisteme hala geçmemesini de Amerika'da hayatın daha hızlı yaşandığı olarak açıklayabiliriz.
Bu paralar konuşulmaya başlayalı 13-14 yıl oldu, ancak sistemde bir değişiklik olmaksızın Avrupa aynı çizgide gidiyor. Dortmund'lar, Juventus'lar, Roma'lar siliniyor. Bizde yakınlık sebebiyle Avrupa'nın gölgesinde, 5 yıl geriden takip ediyoruz. Şu an belli bir borç batağına saplanmış büyükler ve bu sene onlara katılmasını beklediğim Bursaspor çok kısa bir süre sonra yer ile yeksan olma adayı. Sporda kâr olmadığını ya da bu şekilde kâr edilemeyeceğini anlamaları için batmaları gerekiyor belki de, ki Avrupa hala anlamadı, aynı tas aynı hamam gidiyor.
Amerika'nın sporu Showbiz çanağı içince eriterek, sponsorlara yük bindirmesi kulüplerin mali saçmalamasını da engelliyor. Tabi bir stratejileri olduğundan, patron değişse bile, takımlar gelecek yılları planlayabiliyor. Bizim kulüplerde başkanın yarın ne söyleyeceği bile belli olmadığından onlara yetişmek uzunca bir zaman alacak, hatta iyisi mi yetişemeyeceğiz diyelim, kestirip atalım.

Şubat 09, 2010

Hangi Marka Değeri?


Türk Futbolu'nun marka değeri, Galatasaray'ın marka değeri, Fenerbahçe markası gibi birçok söz grubu dönüyor bugünlerde heryerde. Herkes bu markaya takmış ama bir inceleyelim bakalım neymiş bu marka değeri.

Marka değeri, bir markayla, o markanın adıyla, simgesiyle bağlantılı ve bir firmaya veya firmanın müşterilerine ürün ve hizmet yoluyla sağlanın değeri artıran ya da eksilten aktifler ve taahhütler bütünüdür.

Tanıma baktığınız zaman en önemli kavram son kelime olan 'bütünüdür' ibaresi. Yani bir markadan bahsediyorsanız bir bütünden bahsetmelisiniz. Defter değeri $40 milyar olan Coca-Cola'nın marka değeri $200 milyar'a yakındır. Peki neyle sağlamıştır bunu bu adamlar? Logosuyla, rengiyle, yönetimiyle, ambalajlarıyla, düzenlediği etkinliklerle, dünyanın her yerinde görebilmenizle, hemen hemen 5er dakika aralıklarla dünyanın neredeyse her noktasında ulaşabilmenizle. Buna rağmen boş durmazlar hala çalışırlar, yan gelip yatmazlar, bizim firmalarımızın ömür boyu yaptırmadıkları testleri, araştırmaları her ay yaptırarak markanın değerini yüksek tutmaya çalışırlar.

Şimdi bize gelelim. Federasyon ligin marka değerinden bahsediyor. Yükseldi diyor. Neye göre yükseldi. Yayın hakkı gelirleri yükselince değer yükseldi demek değildir. Dünyanın 2. veya 4. en önemli derbisi sayılan maçın sadece Türkiye'de ve yurtdışından Türklerin yaşadığı ülkelerde gösterilmesi mi yükseltti? Barça-Real maçı 200 ülkede yayınlanırken bizim maçı sadece Digiturk'ten izleyebiliryosunuz. Geçen sene Aragones sayesinde Fener'in, bu sene de Rijkaard sayesinde GS'nin bazı maçlarını Canal+ yayınladı. E o zaman marka olan ligimiz veya takımlarımız değil, hocalarımız olmuş.

Ülkede kayda değer 3 stad var. 2si kullanılıyor, 1i 1 TL biletle doluyor. 2sinin de zemini kötü. Teknik ayaklara sahip olduğunuzdan doğru dürüst top bile yapamıyorsunuz. İngiltere'de Stoke-Fulham maçında tribünler ful, zemin şahane. Bizim takımlar oraya gidince taraftar desteksiz neredeyse buradan güzel oynuyorlar.

Hakemler evlere şenlik. Hakemlere yöneten kurum daha da beter. Dünyada birçok büyük hastaneyi doktorlar değil iyi yöneticiler yönetiyor. Biz hastanelere bile doktordan müdür koyduğumuza göre, hakemleri yönetmek de hakemlerin işi tabi, değil mi? Normal değil mi o zaman dünya kupası'nda hakemlerimizin olmaması. İyi yönetilmiyorlar ki, kafalarına göre kara veriyorlar. Hakem kurulu Fener'i şampiyon yapacak diyorsun, ertesi hafta bir bakıyorsun, Fener'e ters kararlar. Galatasaray'a göre kararlar veriyorlar, 1 hafta sonra Galatasaray'a da tırpan. O zaman amaç bir takımı tutmak değil, tümden futbola zarar vermeye geliyor. Bebbe Lugano'ya tekme sonrası sahada kalırken, bize TV'yi açtıran, maça götüren Özer ya da Jo birkaç hafta sahalardan uzak kalıyor.

Taraftarlar zaten içler açısı. 3.Lig maçında bile 50-60 taraftarı olan takımlar, deplasmana keserlerle kavga etmeye gidiyorlar. E 1.Lig takımlarının çok daha fazla olan taraftarlarının kavga veya küfür etmesi bu bakımdan çok normal değil mi? Takımı şampiyonluğa giden taraftar, başkanı protesto etmeyi, maçı izlemeye tercih ediyor.

Yöneticiler, küçük büyük tüm klüplerin yöneticileri Marksist paradigma denilen, hayat çelişkilerden oluşur felsefesi ile yönetiyor kulüpleri. Ben bunu yaptım yerine, o bunu yapmadı deniyor. Hepsinin açıklaması kendini övmek yerine diğerini yermeyi amaçlıyor, böylece şahsi reyting artmış oluyor.

TV'ye gelince. Yayın kalitesi düzgünde olsa, geri kalan herşey cacıklamış vaziyette. Marka değeri adına yorumcu yollanıyor, yerine kimse alınmıyor, olanlarla idare edelim deniyor. Maç yayının yapmayan kanallar hala eskimiş adamlar ve yukarıda bahsettiğim Marksist paradigma üzerine kurulmuş tv programlarıyla hem insanları yanlışa sürüklüyorlar, hem de izlemeseniz de birşey kaybetmeyeceğiniz, hatta kazanacağınız şekilde yayınlanıyor.

Genç oyunculardan hiç bahsetmiyorum ki son yıllarda Türkiye'de yetişmiş, Almanya'da ya da diğer ülkelerde doğmayanlardan bir tek Arda var görüntüde. Yurtdışında ise Tuncay hariç Türkiye'den gide bir de Sinan var şimdi aklıma gelen. Diğerlerini geri getirmeye bayılıyoruz, onlarda çok paraya az iş mukabilinde dönüyorlar memleketlerine.

İyi şeyler olmuyor mu, oluyordur ama istisnalar kaideyi bozmaz zaten. Bir bütünden bahsettim yukarıda ve gördüğümüz üzere bu bütünde artı değerde hiçbirşey yok. Avrupa'nın en değerli 5.ligiyiz, İngiltere, İspanya, İtalya, Almanya ve de biz. Bu 4ünün dışında Fransa'yı geçmek pek önemli değil. Bu ülkelerde oynanan maçlar dünyanın pek çok ülkesinde yayınlanıyor ve biz de dahil olmak üzere birçok futbolsever tv'nin başına koşuyor. Kimse kusura bakmasın, ben Avrupa'nın en değerli 5.si olan ligimizde kendi takımım dışındaki maçlarına, ki o da sarmıyor bu aralar pek, bakmak dahi istemiyorum.

Bu mudur ligimizin marka değeri? Budur. Yerlerdedir, başkanlık yaptığı kulübe hiçbir şey katamamış bir federasyon başkanınız olursa, federasyonun gelirlerini 2ye katladık ama hala bir milli takım hocası bulamadığının farkında olmayan eski basketbolcudan dönme futbol yöneticiniz olursa, hakemlik yaptığı dönemde verdiği yanlış kararları herkes tarafından hatırlanan bir hakem kurulu başkanınız olursa, kendi takımını desteklemek yerine diğerlerine küfretmeyi doğru bulan taraftarınız ve yöneticileriniz olursa, lig yayınlarına $1 milyar'da verseler gram marka değeriniz olmaz. Ha pardon olur ama ancak ülkenizdeki bir kısım insanı inandırırsınız buna onlar da birkaç sene yerler, yurtdışına çıktığınızda bir bahisçi de bile olsa kendi maçınızı izleme imkanınız olmaz. O da marka değerinizi bir tokat gibi suratınıza vurur zaten.

Eylül 21, 2009

Spor Politikası Nasıl Olur?


İspanya yine uluslarası bir organizasyonda altın madalyasını aldı. Bu sefer Eurobasket 2009'da geldi bu zafer. Tıpkı son birkaç senedir her alanda görmeye alıştığımız İspanyol şampiyonlar gibi.
Takım başarıları;
Eurobasket 2009 İspanya Basketbol milli takımı.
UEFA Şampiyonlar Ligi 2008-09 FC Barcelona.
Euro 2008 İspanya milli futbol takımı.
FIBA 2006 Basketbol Dünya Şampiyonası İspanya Basketbol milli takımı.
EHF Champions League Hentbol İspanyol takımları son beş sezonda 4 şampiyonluk.
2007 Men's Volleyball Avrupa Şampiyonu İspanya milli takımı.
İspanya Atletizm Takımı
Davis Cup 2000-2004-2008
Bireysel Başarılar ;
Rafael Nadal - Tennis
Sergio Garcia - Golf
Dani Pedrosa, Jorge Lorenzo - Motorsiklet Yarışları
Fernando Alonso - Formula 1
Carlos Sastre - Bisiklet Yarışları

Yukarıda gördüğünüz isimler Sergio Garcia hariç son dönemde en az bir şampiyonluk almış isimler. Bir tek atletizmde son Berlin'deki Dünya Şampiyonasında sadece 2 madalyaları var. 1 altın ve 1 gümüş. O hali bile bizden iyi.

Bu bahsi geçen isimler ve takımlar ortalama 1980-1990 yılları arasında doğanlardan oluşuyor bir de. Yani 1992 Barcelona olimpiyatlarına hazırlanan ekip. Net bir bilgi bulamamama rağmen bu üstün spor politikası ile ülkenin ekonomi politikası 1992 Barcelona olimpiyatlarında kesişiyor. 1986'da Avrupa Birliği'ne giren bir ülkenin büyük bir organizasyonla ayağa kalkabilmesi örneği. O dönem yapılan yardımlar İspanya'yı ekonomik olarak da teknolojik olarak da ayağa kaldırdı. Barcelona şehir merkezinde şu an metro istasyonu bulunan yer aslında 1992 öncesi toplu hamam. Evlere sıcak su verilemediğinden herkes orada yıkanıyormuş. Olimpiyat döneminde metro yapılma fikri evlere sıcak suyu da getirmiş. Ben hiç bilmem evimde sıcak su olmadığını ve 1992den önceyi de iyi hatırlarım.

Bir de turizm politikası var. Dünya teknolojisine fazla katkı yapamayan İspanyolların ekonomik olarak çıkış yolları turizm. Ve sporun ülkeye önemli bir katkısı da reklam oluyor. En çok turist çeken 2.ülke konumunda Avrupa'da İspanya. Sadece yaz değil kış turizmi de yoğun. Bizden 3 kat fazla turist çekmesine rağman gelirlerde 3 katın çok üstünde bir fark var. Sebeplerinden biri 10€'ya herşey dahil bir otel bulamazsınız İspanya'da. Nou Camp'ı gezmek için para ödersiniz. Ali Sami Yen'e para vermip gezmek isteyen bir turist modeli yok dünyada daha.

Bizim hiçbir alanda bir politikamız olmadığını düşünürsek, nüfus olarak da bizden 30 milyon az olan bir ülkeye göre ne kadar geride olduğumuz açık. Biz Amerika ve Fransa'da yoğunlukla uygulanan asimilasyon modeline göre birşeyler yapmaya çalışıyoruz. Aurelio'su, Karin'i, Elvan'ı. O da görüntü verme adına. Fransa futbol milli takımında oynayanlardan ya da Amerikan sprinterleri gibi bir asimilasyon yapmışlığımız yok.

Yurtdışında bulunanlar Türkiye'nin tek markasının Galatasaray olduğunu, Hakan Şükür'ün ve Hasan Şaş'ın bilinirliğini farketmiştir zaten. Ve o markanın son yıllardaki hali de belli. İspanyollarında Volkswagen'e bağlı SEAT hariç tüm dünyada bilinen birkaç spor kulübünden başka bir markası yok genel anlamda. Ama sportif başarının ülkeye ve ekonomisine katkısı apaçık ortada. Barcelona ve Real'in yurtdışı gelirleri ile bizim büyükleri karşılaştırma şansımız yok sanırım.

Spor hiçbir zaman spor değildir ve biz futbolseverler olarak endüstriyel futbola karşıtlığımız her ortamda söylüyoruz ama hala altyapı denilen sistemi oturtamadan, endüstriyel futbolun sadece forma satma adına isim transfer etmekten bariz olduğunu sanıyoruz. Yabancı hocaların başarılı olabilecek Türk futbolcularını oynatmayışını genç veya tecrübesiz olmasına bağlıyoruz. Altyapımızdan Arda'lar çıkarmak yerine, Mehmet'lere dünyanın parasını veriyoruz. Onu da yedekte oturtsalar büyük takımda oynamak kolay değil deyip kestirip atıyoruz.

Sonuçta 75 milyondan 100 tane bile uluslarası düzeyde sporcu çıkaramıyoruz. Hido, Mehmet Okur, Ersan, Arda, Tuncay sayabiliyoruz. Nihat, Emre gibileri geri çağırıyoruz ki diğerlerinin önün açıkcak kimse kalmasın diye. Mesut, Serdar Alman milli takımında oynayınca gururlanıyoruz, Türk diye. Niye orada yaşayanlardan çıkıyor Mesut, buradakilerden çıkaramıyoruz diye sormuyoruz.
Related Posts with Thumbnails